rabbim şükür sana FATMA 58

Hakkımda

tüm arkdşları bekliyorum islamı bilgileri payaşmak adına,EDEPLE GELEN,LUTÜFLA UĞURLANIR.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv

Kategoriler


Arkadaşlarım


ahsennur
mehmetdemir
bedraka
affeyleallahim
beyzadem23
mnelam
cennetkokusu
beyzanur57
yeşil yemyeşil
dolunayayazi
aydanur42
vuslatagecis2
koaksiyel
teksin sabri
dusunceufuklarinda
Metin Şaadi
ezelinur23
isrin58
beyza99
dualarile
sema42

selamünaleyküm, arkdşlar  epeydir  iş yogunlum ile  yazamadım  artık  aranıza  döndüm,allahın selamı  üzerinize olsun,yar ve yardımcımız  olsun. görüşmek üzere,


Tarih: 15:32, 25/10/2008
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

HIRS DÜNYA MALI


Tarih: 04:42, 18/5/2008
Yorum (8) | Yorum yaz | Bağlantı

NASİHAT


Tarih: 04:40, 18/5/2008
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

DUALARDA BULUŞMAK ÜZERE


Tarih: 04:39, 18/5/2008
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

KABİR


Tarih: 04:38, 18/5/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

NAMAZ DİNİN DİREGİDİR


Tarih: 04:37, 18/5/2008
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

EZAN

 
click to comment

Tarih: 04:33, 18/5/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Aşık olmak günah mıdır?

Aşık olmak ama siz benim aşk tan kastettiğimi anlamalısınız benim aşktan kastım sadece o duyguyu içinde yaşamak günah mıdır?


Aşık olmak günah değildir. Bir hadiste, bir kadına aşık olup onu gizleyen ve kimseye söylemeden ölen birinin şehit olacağı ifade edilir.
Bu nedenle aşık olmak insanın elinde olan bir şey değildir.

Sizin de onu düşünmeniz elinizde olmadan aklınıza gelmesi caizdir. Ancak mukaddes şeyleri feda edecek kadar tapar gibi sevmek doğru değildir. Eğer evlenme imkanınız ve onu dini ölçüler dairesinde istedip almanız mümkünse hemen istetmenizi öneririz.

Eğer bu mümkün değilse demekki hakkınızda hayırlı değilmiş deyip, Allah’tan helal süt emmiş iyi bir eşi nasip etmesini isteyip aramak gerekir.

Hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilemeyiz. Belkide mutlaka olmasını istediğimiz bir şeyin sonradan keşke olmasydı deme ihtimali vardı. Bu nedenle isterken hayırlısını istemek olmazsa sabır ile beklemek en güzelidir.


Hz. Meryemin annesi bir erkek evlat istemişti. Allah ona bir kız verdi. O çok üzülmüştü. Şimdi o annemize sorsak “sen erkeklerden onlarca ama kızlardan bir tane Meryem hangini istersin” elbette tek Meryem’i isteyecektir. Çünkü kızı peygamber annesi oldu.

İşte biz de buna göre hareket etmeliyiz.

Biz Allah’ın kullarıyız. O nasıl isterse öyle hareket etmek durumundayız. Nişanlı bile olsa nikahları yoksa kadın ve erkeğin beraber yalnız kalması haramdır. Çünkü nişan nikah değildir. Şahitler yanında nikahlanmalı ki oturup kalkmak helal olsun.

Örneğin senin bir bahçendeki meyveyi birisi senden izin alsa yese ne güzeldir. Senden izin almadan yerse ve ne farkı var derse ne yaparsın?


Allah bize izinsiz dolaşmayı yasaklamıştır. İzin almak da nikah kıymakla olur.


Yorum


sizce aşk nedir ki bu zamanda aşk mı kaldı? Aşk çok uzaklarda güllerin kokusunda kaldı. O güllerin kokusundan birazcık alana ne mutlu. Bu asırda yalandan başka hiçbir şey kalmadı herkez birşeylerin peşinde koşma telaşında artık...


Aşk, şiddetli sevginin adıdır.
Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır. Allah’a muhabbet, velayet yollarının en keskin kuvvetidir, en mühim maye ve iksirdir. (1)

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır.
Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. “Mecaz hakîkate köprüdür”
fehvasınca, bazan mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. (2)

Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin, Leyla başka...
Böylece Leyla’dan Mevla’yı bulur. Kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre’ye “bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk”
ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri
“Aşıklık nedir?” diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın”
dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı. (3)

Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. “Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.” (4)


Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır:
“O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.” (5)

Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker:


“Senin içtiğin şarap haramdır.
“Biz helal olan şaraptan başka içmiyoruz.
“Çalış da yokluktan varlığa ulaş.
“Tanrı şarabıyla sarhoş ol.” (6)


Nitekim yüce Allah, “Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder” (Dehr suresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.

Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der:
“Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.” (7)

Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir. ( Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!”
(9) Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.

Mevlâna’nın bu son sözü, bu konudaki ifrat-tefrît görüşleri düzelten istikametli bir ifadedir. Zira, bir kısım insanlar, Hallac-ı Mansur gibileri göklere çıkarıp, onları en üstün mertebelerde sanmakla ifrat ederken; bazıları da onları küfürle itham edip tefrît etmişlerdir.

Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak...
Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. “Vatan sevgisi imandandır” (10) hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir. (11)

“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” (12) Onun hali, şu manaları terennüm eder:

“Hoştur bana Senden gelen
“Ya gonca gül, ya da diken
“Ya hil’atu ya da kefen
“Narın da hoş, nurun da hoş.”


Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.” (13)




Tarih: 12:33, 16/5/2008
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

BAŞÖRTÜM İNSANLIĞIN ORTAK DEĞERİ ÖRTÜNME

Nur Sûresi'nin 30 ve 31. ayetlerindeki hitap tarzı, insan fıtratına dikkatimizi çekmektedir. İstenenler de 'Bakışlarını yere indirmeleri', 'süslerini (zinetlerini), el yüz hariç göstermemeleri', 'başörtülerini, baş-boyunlarını kapatacak biçimde koymaları' şeklinde yapılan bir sıralama önemlidir. Bakışların etkisizliği veya bakışların tekrarlanmaması, karşı cinsin süslerini göstermemesi ve örtünmesi ile bağlantılı olması gerekir.

Örtünme ile ilgili giysiler için, Ahzab 59'da  Cilbab, Nur 31'de Hımar (humur) kavramları kullanılmaktadır. Ayrı kavramlar kullanılması bunların gördüğü fonksiyonlar açısından önemlidir. Bu kavramlardan Hımar'ın asıl fonksiyonu baş ve boynu örtmesidir.5.6.8 Her iki giysiden beklenen özellik ise Nur 31'de geçen kadının zinetlerini göstermemesidir. Dolayısıyla farklı coğrafyada, farklı toplumlarda farklı giysiler giyilebilir. Önemli olan örtünmeden arzu edilen, beklenen güvenlik kuşağını oluşturabilmesidir.

Gerek Ahzab 59, gerekse Nur 30-31 örtünme (cilbab ve hımarın kuşattığı anlamındaki bir örtünme) ile ilgili hitabın müminlere olması, bu anlamdaki örtüyü, müminin kimliğinin bir parçası haline getirir. Bu bağlamda tesettür mümin bir kadının sembolü olur.

Hitabın mümin diye yapılması, tesettürün bir iç değişim, kalbi bir dönüşümden sonra gerçekleştirilebileceği anlamına da gelir. Nitekim tesettüre ilişkin yukarıdaki ayetler, hicretten sonra gelmiştir. Toplumun imani değişimi; toplumun tutum, davranış, hal ve hareketlerine, örtünmesine ve ihtiyaçlarını tatmin şekline yansıyacaktır.

Gene bu bağlamda başörtüsü, mümin kadının Rabbi olan Allah'a bağlılığının ve itaatinin bir ifadesidir. Kutsal ve kutsallığa karşı duyulan saygının bir sembolüdür.

Hıristiyan kadınların kiliseye giderken başlarını örtmeleri, Allah'a karşı duyulan bir saygının ifadesi olsa gerekir. Keza ölümle ilgili olarak ölü sahiplerinin başlarını kapatmaları, yaratıcı olan Allah'ın affediciliğine, merhametine sığınma anlamında bir teslimiyetin göstergesidir. Demek ki çok farklı kültür ve inanç sistemlerinde örtü, Allah'a sığınmanın O'ndan af ve merhamet dilemenin bir işareti olarak kullanılmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da; müslüman olmanın gerek şartını yerine getirenlerin, başörtüsü veya örtünme  konusundaki eksikliklerinin onları İslam dairesi dışına çıkarmadığı gerçeğidir. Bunların İslami terminolojideki karşılığı kafir değil, günahkârdır. Öyleyse yapılması gereken bu kardeşlerimizi dışlamamak, bunları kucaklamaktır. Toplumu kamplaştırmak isteyenlerin arzusunun bunun tersi olduğu unutulmamalıdır. O açıdan böyle bir oyuna gelinmemelidir.

Müminin kimliği durumundaki kılık ve kıyafet, beşeri mantıkla bakılarak değiştirilemez, tanzim edilemez. Örtünmeyi Kur'an ve sünnetin tanımladığı bir çerçevenin dışına çekmeye çalışmak bu ülkeye sadece zaman ve imkan kaybettirir.

Bir toplum, yukarıdan cebri yöntemlerle şekillendirilemez. Toplumu yukarıdan 'cebren ve kanunen' mantığıyla şekillendirmeye çalışan tüm toplumsal mühendislik girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Aksini iddia edenler, III. Selim'den bu yana toplumu yukarıdan  zorla yapılandırma çalışmalarının sonuçlarını incelesinler. Her işi 'cebren ve kanunen' halka rağmen yapacağını sananların tümü toprak olmuş; ama din ve örtü varlığını her geçen gün güçlendirerek devam ettirmiştir.

O açıdan bugün yasalar çıkararak arzuladıkları toplumsal mühendisliğin gerçekleşebileceğini sananların, tarihe tekrar tekrar bakmalarında fayda vardır.

Bu toplumun bu kadar tahrik ve aşağılanmayı uzun süre kaldırması mümkün değildir. Toplumu; Hz. Yusuf gibi, 'Rabbim, zindan da, ölüm de bunların bizi kendisine çağırdıkları şeylerden daha sevimlidir', deme noktasına getirmeden toplum mühendisliğine soyunanlar akıllarını başlarına toplamalıdırlar. 


Tarih: 12:29, 16/5/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

A’raf Suresi 80-84

A’raf Suresi 80-84

Hz. Lut Sodom

80- Hani Lut kavmine şöyle demişti: ‘Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz?

81- ‘Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.’

82- Kavminin cevabı: ‘Bunları yurdunuzdan sürüp çıkarın, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!’ demekten başka olmadı.

83- Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helake uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı.

84- Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık. Suçlu-günahkarların uğradıkları sona bir bak işte.

Hz. İbrahimin’in kardeşinin torunu olan Hz. Lut, Hmus’ta bulunan “Sodom” şehri halkınapeygamber olarak gönderilmişti. Bu şehir halkı başka hiçbir milletin yapmadığı fuhuş (homoseksüellik) yapıyorlardı. Hz. Lut (a.s.)’ın nasihatlerini dinlemediler, kötülüklerine devam ettiler. Nihayet Lut Peygamber kendine inanlarla beraber geceleyin şehri terketti. Kavmi ise zelzele, başlarına yağan müthiş taş ve yağmur ile helak olup gittiler. İşte küfrün ve fuhuşun sonu böyle neticelendi.

Şimdi Ahir zamandayız ve cezalar Ahiret gününde görülecektir. Allah Celle Celalü bizleri her türlü şerden uzak etsin.


Tarih: 20:38, 15/5/2008
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->